OSMANLI YAHUDİLERİ
Cahiliye Toplumunda YÖNETİCİ KARAKTERİ
Süper Güçlü Malzeme Elde Etme Yolunda Yeni Arayışlar: Örümcek Ipeği Üreten Keçiler

Etrafınızdaki Herşey Gibi Aslında Siz de Moleküllerden Oluşuyorsunuz!
Dünyayı Kana Bulayan iki Siyasi Gücün Benzerlikleri SİYONİZM ve HAÇLILAR
Bilimin Rotasi Doğru Çizilmelidir
DOĞA ve TEKNOLOJİ

Kuran'da Kadina Verilen Önem
Kibris'ta Dönüm Noktasi
Atomdaki Tasarımın Açtığı Yeni Ufuk: İletken Plastikler
Kaçınılmaz Gerçekler Yaşlılık ve Ölüm

www.harunyahya.org

Araştırma'dan



0

Kıbrıs’ta Kültürel Çözüm Milli Ve Manevi Uyanış


Adadaki Türk varlığının devamı, diplomatik ve siyasi tedbirlerin ötesinde, kendisini "Türk" olarak hisseden, bu kavramın ifade ettiği milli ve manevi değerleri benimsemiş bir halkın varlığına bağlıdır.

Kıbrıs meselesi, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan'ın önerdiği yeni çözüm planı ve Avrupa Birliği’nin, Güney Kıbrıs'ı Birliğe dahil etme sürecinin şekillenmesi ile birlikte bir kez daha gündemde. Türkiye, haklı olarak, Kuzey Kıbrıs'ın egemenlik haklarının elinden alınmasına, Kuzey'deki Türklerin adada "azınlık" durumuna düşürülmesine karşı tavır alıyor. Türkiye’nin Kıbrıs politikası iki hayati kaygı üzerinde şekilleniyor:



  1. Kuzey Kıbrıs'taki Türk toplumunun güvenliği,
  2. Kıbrıs'ın Türkiye açısından taşıdığı stratejik önem.

Bu noktaların ikisi de haklı ve gerçekçidir. Kıbrıs'ın tek bir devlet olduğu 1974 öncesi dönemde, adadaki soydaşlarımıza karşı korkunç saldırılar düzenlendiği, uzun vadeli bir soykırım yürütüldüğü herkesin bildiği bir gerçektir. Bu vahşetin tekrarlanmaması için gerekli önlemlerin alınması zorunludur ve bunun en başta gelen önlemi, adanın "iki toplumlu ve iki bölgeli" bir yapıda devam etmesidir. Birleşik bir Kıbrıs'ta, 1974 öncesindeki terör ve anarşi yaşanmasa bile, Türkler kendilerini psikolojik bir baskı altında hissedecekler, tedirgin bir yaşam süreceklerdir ki, bu da kabul edilemez.

Kıbrıs'ın Türkiye açısından stratejik önemi ise, hem somut askeri ve siyasi gerçeklerden hem de psikolojik etkisinden kaynaklanmaktadır. Kıbrıs Türkiye'nin milli davasıdır. Adadaki Türk siyasi varlığının sona ermesi, ister istemez bu milli davanın kaybı olarak yorumlanacak ve bu da tüm milli moral üzerinde olumsuz bir etki meydana getirebilecektir.

Kıbrıs'taki "toprak kaybı"nın, Türkiye içindeki birtakım bölücü unsurlara "moral dopingi" yapması, onların bölücü hayallerine emsal teşkil etmesi riski de söz konusudur.

Gerek devletimizin ilgili kurumları gerekse Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yönetimi -başta Sayın Rauf Denktaş olmak üzere- bu gerçeklerin bilincindedirler ve Kuzey Kıbrıs'ın egemenlik haklarını savunmayı sürdürmektedirler. Bu konudaki resmi politikanın son derece yerinde olduğu kanaatindeyiz.
Ancak konunun çok önemli bir yönü daha vardır ve bu konu şimdiye dek yeterince ele alınmamıştır. Bu, Kıbrıs Türkü'nün Türkiye'ye ve Türk milli kimliğine olan bağlılığı meselesidir. Adadaki Türk varlığının devamı, diplomatik ve siyasi tedbirlerin ötesinde, kendisini "Türk" olarak hisseden, bu kavramın ifade ettiği milli ve manevi değerleri benimsemiş bir halkın varlığına bağlıdır. Bu sosyolojik mesele, aslında konunun en can alıcı noktasını oluşturmaktadır. Adada, Türklük kimliğini tam olarak sahiplenmiş bir halk olmazsa, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin veya bir başka yapı içinde de olsa egemen bir Türk yönetiminin varlığı anlamsız hale gelir. (Harun Yahya, Türk’ün Yüksek Seciyesi)




Annan Planı Neden Sakıncalı?


BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın, Kıbrıs sorununa çözüm olarak sunduğu ve her iki ülke temsilcilerine gönderdiği rapor detaylı biçimde incelendiğinde, Türkiye’nin ve KKTC'nin ihtiyatlı tavrının haklılığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Görüşmelere zemin olması istenen raporda göze çarpan en ciddi sakıncalar Genelkurmay Başkanlığı toplantısında da ele alınmış ve ancak bunların düzeltilmesi durumunda Kıbrıs’ta muhtemel bir çözümün olabileceği vurgulanmıştır. Annan Raporu’nun Kıbrıslı Türklerin ve Türkiye’nin aleyhinde sonuçlar doğurabilecek yönleri şöyle sıralanabilir:
  1. Raporda her iki ülke için sunulan haritaların kabul edilmesi durumunda, Türk kesiminin sınırları 1974 öncesindeki duruma geri dönecektir. Bu, Kıbrıs Türkleri için çok sakıncalı bir durum ortaya çıkaracak, örneğin Lefkoşa’dan Mağusa’ya gitmek isteyen bir Türk en az 4 kez Rum kontrol noktasından geçmek zorunda kalacaktır.
  2. Adadaki Türk askerlerinin sayısının 10 binin altında tutulması, hem Kıbrıs Türklerini hem de Türkiye’yi olası bir tehlike karşısında tehdit altına sokacaktır.
  3. 20 yıl içinde 60 bin Rum’un Kuzey Kıbrıs’a yerleştirilmesi öngörülmüştür. Bu, Türk topraklarının dörtte birinden fazlasının Rum tarafına verilmesi, Kıbrıs’ın en stratejik bölgelerinin ve en verimli tarım arazilerinin Rumlara terk edilmesi, ayrıca 60 bin Kıbrıslı Türk’ün yerlerini yurtlarını bırakarak göçmen durumuna düşürülmesi demektir. Bu soydaşlarımızın nasıl yeniden yerleştirileceği, yaşayacakları mağduriyetlerin nasıl giderileceği, kayıplarının nasıl karşılanacağı soruları yanıtsızdır.
  4. Türkiye’nin garantörlük haklarının ortadan kalkması veya kapsamının daraltılması da yine Türkiye ve Kıbrıslı Türkler için güvenlik açısından büyük sakıncalar içermektedir.


Bu nedenle KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Denktaş'ın Annan Planı karşısındaki eleştirel tavrı son derece haklıdır. Nitekim devletimizin yetkili makamları da Annan Planı'nın sakıncalarının bilincindedir ve bu nedenle Sayın Denktaş'a destek vermektedirler.

Sayın Denktaş, üzerine düşen ağır sorumluluğu yerine getirmeye çalışırken Kıbrıslı Türklerin hakları kadar onları kurtarmak için canını vermiş olan şehitlerimizin de hatırasını düşünerek hareket etmektedir. Aynı bilincin sadece belirli bir kesim değil, tüm Kuzey Kıbrıs halkı tarafından paylaşılması gerekir.

Lefkoşa Mitingleri ve Kimlik Erozyonu


Kıbrıs'ta yaşanan son gelişmeler, adadaki Türk toplumunda milli bilinç konusunda ciddi bir çözülme olduğu izlenimi vermektedir. Son haftalar içinde, Kıbrıs Türk Ticaret Odası’nın önderliğinde “ortak vizyon“ adlı oluşuma dahil 92 sivil toplum kuruluşunun katılımıyla Lefkoşa'da düzenlenen mitinglerde, "çözüm" çağrısı yapılmış, ancak haklı gibi gözüken bu çağrının altında bazı vahim mesajlar da verilmiştir. Mitinge katılanlar, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin varlığına dolaylı da olsa karşı çıkmışlar, adada Rumlar ile ortak bir yönetim kurulması ve Birleşmiş Milletler'in öne sürdüğü -ve Türk tarafının çıkarlarını gözetmeyen- planın itirazsız kabul edilmesi çağrısında bulunmuşlardır. Atılan sloganlarda "Avrupa Birliği vatandaşlığı" ön plana çıkmış, "Müslüman Türk" kimliği üzerinde en ufak bir vurgu yapılmamıştır. Mitinglerin sembolik manzarası da dikkat çekicidir: Sayın Denktaş'ın Bayrak Televizyonu'ndaki açıklamalarında da vurguladığı gibi, mitinglerde hiç KKTC bayrağı açılmamış, Türk bayrağı dalgalandırılmamış, bunların yerine Avrupa Birliği bayrakları tercih edilmiştir. Hatta son mitingde 1974 öncesinde var olan, Rum egemenliğindeki birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı açılmıştır ki, her ne kadar tepki üzerine indirilmişse de, bu hareket adadaki "Türk kimliği"nin devamı açısından endişe verici bir görüntüdür...
Bu mitinglere katılanların sayısının 30 bine kadar çıktığı yönünde tahminler vardır. Adanın Türk nüfusunun 150 bin civarında olduğu düşünülürse, bu rakamın oldukça kayda değer bir sayı olduğu görülebilir. Bu mitingleri ve bunlara katılan kitleyi görmezden gelmek, mümkün değildir.
Yapılması gereken, ortada ciddi bir "kimlik erozyonu" olduğu gerçeğini kabul etmek ve bunun çözümlerini aramaktır.
Bir kimlik erozyonunun yegane çözümü ise, o kimliği oluşturan değerlerin güçlendirilmesinden geçmektedir.



Kıbrıs İçin Kültür Kampanyası



İçinde yaşadığımız devir, dünya tarihinde daha önce bir benzeri bulunmayan "globalleşme" çağıdır. Basın, televizyon, internet, sinema gibi kitle iletişim araçları, dünyanın dört bir yanını birbiriyle her an buluşturmaktadır. Kültürler, daha önce hiç olmadığı kadar birbirleriyle içiçe girmiş durumdadır.

Böylesine bir dünyada bir milletin varlığını koruması için, hem global değerleri ve araçları benimsemesi, hem de kendi milli değerlerini çok iyi muhafaza etmesi gerekir. Bunun yolu ise, modern çağın araçlarını ve yöntemlerini kullanarak, milli ve manevi değerlerin yüceltilmesidir. Global kültürün öncüsü olan ABD bu politikayı kendi açısından oldukça bilinçli bir şekilde yürütmektedir: Amerikan filmlerinde çok yoğun biçimde gözlemlenen Amerikan milliyetçiliği herkesin malumudur. 11 Eylül'ün hemen ardından tüm ABD'ye Amerikan bayrakları, Amerika'nın milli ve dini değerlerini, Allah'a güvenini ifade eden sloganlar egemen olmuştur. Başta Başkan Bush olmak üzere, devlet adamları, verdikleri mesajlarda Amerika'nın milli ve dini değerlerini sürekli ön plana çıkarmaktadırlar.

İşte milli ve manevi değerleri yücelten böyle bir kültür kampanyasının, "kültürel erozyon" tehlikesiyle karşı karşıya kalan her yerde, özellikle de Kuzey Kıbrıs'ta ivedilikle başlatılması gereklidir. Kuzey Kıbrıs Türkü; sahip olduğu Türk kimliği, Müslüman kimliği ve Osmanlı mirası konusunda modern kitle iletişim araçlarıyla bilinçlendirilmelidir. Müslüman-Türk kimliğinin neden bir gurur ve şeref vesilesi olduğu, bu kimliği taşıyan insanların asırlar boyunca tüm dünyaya nasıl nizam verdiği anlatılmalıdır.

Bu kampanya çerçevesinde, Türk milli ve manevi değerlerini Kuzey Kıbrıs halkına daha güçlü bir biçimde yerleştirmek için:
  1. Kıbrıs'ın tüm gazete ve dergilerinde ve Kıbrıs televizyonu Bayrak TV'de yoğun bir kültürel seferberlik yürütülmeli; Türk tarihi, Osmanlı tarihi, Müslüman-Türk ahlakı, 1974 öncesinde Kıbrıs'ta yaşanan olaylar, 1974'teki Barış Harekatı'nın Kıbrıs halkına kazandırdıkları gibi önemli konular; açık, anlaşılır, düzeyli ve kaliteli yazı ve yapımlarla halka anlatılmalıdır.
  2. KKTC'nin dört bir yanında konferanslar düzenlenmeli, üstte sayılan konular halka yüz yüze anlatılmalı, halkın bu konudaki görüşleri değerlendirilmeli, soruları yanıtlanmalıdır.
  3. Kuzey Kıbrıs halkını, mevcut yönetime küstüren birtakım hatalı politikalar ve uygulamalar varsa, bunlar da bir an önce düzeltilmeli, halkın KKTC'ye ve Türkiye'ye olan güvenini perçinleyecek sosyal politikalar geliştirilmeli, insanların sorunlarına çözümler getirilmeli, halk bu çözümleri "Güney'le entegrasyon"da aramaktan kurtarılmalıdırlar.

Bu konularda devletimizin ve KKTC'nin sivil toplum örgütleriyle işbirliği yapması gerektiği ise açıktır. Devletimiz kuşkusuz gerekli politikaların belirlenmesi ve uygulanması konusunda gerekeni yapacaktır, ancak kültürel kampanyalar en iyi ve etkili biçimde gönüllü sivil toplum kuruluşları tarafından yürütülebilir. Bu konuda tecrübe ve birikim sahibi olan vakıf ve dernekler, göreve çağrılmalı ve desteklenmelidir.

Bilim Araştırma Vakfı, bu konuda üzerine düşen görevi yapmaya, tüm Türkiye'de büyük bir azim ve hizmet aşkıyla yürüttüğü kültürel eğitim kampanyalarını Kuzey Kıbrıs'ta da yürütmeye taliptir.

Eğer bu çalışmalar başarılı ve etkili bir biçimde yürütülür, devletimiz bunun için gerekli desteği sağlarsa, o zaman Kuzey Kıbrıs'taki "kültür erozyonunun" da kısa sürede önü alınacaktır. Ve Kuzey Kıbrıslı soydaşlarımız, kendilerini Avrupa Birliği bayrağı açmaya iten yanılgıdan sıyrılarak, yeniden Ay-Yıldız altında onur, mutluluk ve güven bulacaklardır.

Bilim Araştırma Vakfı Genel Sekreteri
Adnan Tınarlıoğlu


Bilim Araştırma Vakfı “Kıbrıs Sorununa Gerçek Çözüm” Konferansı


Bilim Araştırma Vakfı tarafından gerçekleştirilen “Kıbrıs İçin Gerçek Çözüm” başlıklı konferansta, son gelişmeler ışığında Kıbrıs sorununa çözüm önerileri sunuldu. BAV başkanı Tarkan Yavaş Kıbrıs’ta milli ve manevi kalkınmaya olan ihtiyacın önemini vurguladı.

Bilim Araştırma Vakfı’nın düzenlediği “Kıbrıs İçin Gerçek Çözüm” konulu toplantı, 6 Şubat Perşembe akşamı Çırağan Kempinski oteli Bellini salonunda yapıldı. Çok sayıda tanınmış siyasetçi, diplomat, bilim adamı ve emekli generalin katıldığı toplantı geniş ilgi gördü. Kıbrıs konulu fotoğraf sergisi ve sinevizyon gösterisi ilgi ile izlendi. Agah Oktay Güner açış konuşmasında, vakıf yöneticilerini böyle bir toplantı düzenledikleri için tebrik etti. Agah Oktay Güner, katılamayan davetlilerin başarı dileklerini içeren mesajlarını iletirken, KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Rauf Denktaş’ın BAV Başkanı Sn. Tarkan Yavaş’a hitaben yazmış olduğu mektubu okuması izleyiciler tarafından uzun süre alkışlandı.



İki Toplumu Birleştirmek Felaket Getirir


Bir hukukçu ve siyaset bilimci olan KKTC Girne milletvekili İlker Nevzat, konuşmasına BAV mensuplarına, hizmetlerinden dolayı teşekkür ederek başladı. Ağrlıklı olarak Kıbrıs adasının stratejik konumu ve Kofi Annan planını değerlendirdiği konuşmasında, “sorunun yalnızca iki toplumun arasındaki ihtilaf olarak değerlendirmenin yanlış olacağını” söyledi. Adanın 3 kıtanın birleştiği, petrol ve diğer ikmal yollarının tam ortasında bulunduğunu, bu yüzden de devletlerin çıkarlarının yarıştığını aktardı. İngilizlerin 19.yüzyılın başından beri adada garantör devlet olarak 2 büyük askeri üsse sahip olduğu ve bu alanlarının adanın toplam yüzölçümünün %3’üne tekabül ettiğini belirtti. 30 yıldır ayrı yaşayan iki toplumu birleştirmenin felaket doğuracağını anlatan Nevzat, Annan planının bu yüzden kabul edilemez olduğunu belirtti.

KKTC Cumhurbaşkanı Danışmanı Sebahattin İsmail konuşmasında Kıbrıs Türklerinin medyadaki propaganda yolu ile Türkiye’den koparılmaya çalışıldığı üzerinde durdu. Psikolojik bir harekat yürütülmekte olduğu ve böylece Kıbrıs’lı Türklerin sanki anavatana başkaldırmış gibi gösterilmeye çalışıldığını söyledi. Miting alanlarında “Biz Rum değiliz, Türk değiliz, Kıbrıslıyız” yazan pankartların küçük bir azınlığın görüşünü yansıttığı, özellikle solcu görüşüyle tanınan Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin çalışması olduğunu anlattı. Bu partinin güneydeki komünist AKEL partisinin kuzeydeki uzantısı olduğunu belirtti. Benzer şekilde, “Türkiye AB’ye girmek için sizden vazgeçti” propagandası da yapıldığını anlattı.


Türk Bayrağı Ebediyen Dalgalanacak


Ulusal Türk Kuruluşları Dünya Konseyi Başkanı, Akdeniz TV ve Volkan gazetesi sahibi Hüseyin Macit Yusuf yaptığı konuşmasında, Kıbrıs’ta KKTC devletinin devamı için verdikleri mücadeleyi anlattı. Türk bayrağı orda Dünya varolduğu sürece gönderde kalacaktır. KKTC’yi yaşatmaya devam edeceğiz. Yeter ki Anavatan’daki destek devam etsin. Bu dava dünyadaki 300 milyon Türk’ün davasıdır, Türklük davasıdır.”dedi. 1974’teki barış harekatıyla baskı rejiminden kurtulduklarını ancak şimdi Annan planı ile KKTC’nin Batı Trakya konumuna sokulmaya çalışıldığından yakındı. Medyada da bu yönde bir propaganda yapıldığını belirtti.


BAV: KKTC’nin Bekasının Teminatıyız



BAV başkanı Tarkan Yavaş yaptığı konuşmasında, Kıbrıs’ın milli meselemiz olduğu ve vazgeçebileceğimiz bir toprak olmadığını anlattı. “Annan planı kabul edilemezdir, adanın güvenliği, soydaşlarımızın hayatı tehlikeye düşmektedir.” dedi. Bu planla beraber psikolojik bir savaşın da yürütülmekte olduğunu belirten Yavaş, “ada halkı bizden koparılmaya çalışılmaktadır. Biz de bundan sonra gereken desteği vereceğiz. Oluşturulacak fiziki köprüleri değil manevi köprüleri kimse yıkamaz, araya kimse giremez. BAV gibi sivil toplum kuruluşlarına düşen, bu politikaları desteklemektir. Propaganda yöntemleri aydınlatıcı çalışmalarla bertaraf edilmelidir. Bu gece burada konuşulanlar burada kalmayacak ve vakıf olarak TC’nin bekasının teminatı olacağız.” dedi. KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’a sağlık temennileri ile toplantı sona erdi.




0






Özgürlük, hemen hemen her toplum ve ideolojiden kişinin hemfikir olduğu ve savunduğu bir kavramdır. İnsanlık tarihindeki çatışmaların, savaşların çoğundaki amaç, özgürlüğü kazanmak olmuştur.
Batı düşüncesinin özgürlüğe verdiği anlamı şöyle özetleyebiliriz: Özgürlük, insana, diğer insanlar (toplum) ya da devlet -veya başka herhangi bir kurum- tarafından hiçbir kısıtlama ve baskı yapılmamasıdır.Bugün Batı toplumlarının içinde bulundukları toplumsal yapı, modern Batı felsefesi tarafından tarifi yapılan "özgürlük" kavramının, insanın kurtuluşunu sağlamadığını göstermektedir.



Okullarda, bilimsel kaynaklarda ve bir kısım medyada, teori ispatlanmış bir gerçek gibi sunulmakta, pek çok insan da bu nedenle evrimi hiç sorgulamadan kabul etmektedir. Oysa her geçen gün gelişen, paleoantropoloji, antropoloji ve mikrobiyoloji gibi bilim dalları, sözünü ettiğimiz yaygın inanışın aksine, evrim teorisini sürekli yalanlamaktadırlar. Evrimi ispatlamak için 150 yıldır aralıksız sürdürülen çalışmalar, teoriyi çürütmekten başka bir sonuca varamamışlardır.
Bu gerçeğe rağmen, evrim teorisinin bu denli yaygın bir biçimde savunulması ve insanlara empoze edilmesinin tek nedeni ise, teorinin ideolojik yönüdür.