OSMANLI YAHUDİLERİ
Cahiliye Toplumunda YÖNETİCİ KARAKTERİ
Süper Güçlü Malzeme Elde Etme Yolunda Yeni Arayışlar: Örümcek Ipeği Üreten Keçiler

Etrafınızdaki Herşey Gibi Aslında Siz de Moleküllerden Oluşuyorsunuz!
Dünyayı Kana Bulayan iki Siyasi Gücün Benzerlikleri SİYONİZM ve HAÇLILAR
Bilimin Rotasi Doğru Çizilmelidir
DOĞA ve TEKNOLOJİ

Kuran'da Kadina Verilen Önem
Kibris'ta Dönüm Noktasi
Atomdaki Tasarımın Açtığı Yeni Ufuk: İletken Plastikler
Kaçınılmaz Gerçekler Yaşlılık ve Ölüm

www.harunyahya.org

Araştırma'dan



0

Sömürgeci Fransa'nın Yok Etmeye Yeltendiği Müslüman Ülke:Çad




Çad’da asırlardır yaşananlar, bizlere bir kez daha İslam Dünyası’nın mazlum durumunu göstermekte ve bunu değiştirmek için yürütülecek fikri mücadelenin ne kadar acil ve ehemmiyetli olduğunu hatırlatmaktadır.


1086 yılında Kanum Krallığı'nın İslamiyet'i kabul etmesiyle Müslüman olan Çad, 16. yüzyıla gelindiğinde bölgenin en zengin ve en güçlü ülkelerinin arasındaydı. Ancak 19. yüzyılda iç bölünmelerle zayıflayan krallık, 1900'de Fransızların işgaline uğradı ve Fransa Çad'ı diğer sömürgelerine bağladı.

Çad'ın Sömürge Tarihi


Bu andan itibaren sömürgeci Fransız kuvvetlerinin Müslüman halka ve İslam Dini'ne karşı savaşı başladı. Bu savaşta her türlü insanlık dışı uygulamaya, zulme, baskıya ve şiddete yer vardı. İlk hedef, Çad halkının İslami kimliğini yok etmek ve yerine materyalist ve dinsiz bir kimlik yerleştirmekti. Bu amaçla bölgedeki bütün camiler, Kuran kursları, medreseler, dini eğitim merkezleri, dini cemiyetler, kütüphaneler yıkıldı. İşgalci Fransız güçleri İslami eğitimi yasaklayarak, Müslümanların dinlerini öğrenmelerine engel oldular. Tutuklanan din bilginlerinin çoğu hapishanelerde ya boğdurularak ya da satırlarla doğranarak işkence altında öldürülmüştü. Yeni açılan okullarda ise, sadece Fransız askerlerinin çocukları okuyabilmekte, onlar için dispanserler ve eğlence salonları açılmaktaydı.

Ülkede bulunan Müslüman aydınlar ve zulümden kurtulmak isteyen halk çeşitli ülkelere sığınmak zorunda kaldılar. Bazı İslam alimleri çırılçıplak şehir merkezlerinde dolaştırılıyor, kadınların şerefleri ile alay edilerek, parça parça edilip öldürülüyorlardı. 1917 yılında Çad'daki Fransız yönetimi, alçakça bir katliam gerçekleştirdi. Dini hayatın yeniden düzenlenmesi amacıyla bir konferans düzenlediğini açıklayarak ülkedeki tüm İslam alimlerini davet etti. Davete çok sayıda Müslüman alim katıldı. Ancak bir Fransız komiser, ellerinde satırlar, kılıçlar, şişler bulunan yüzlerce cellat getirmişti. Askeri birlikler etrafı sarmışlardı. Komplo anlaşıldığında ise iş işten geçmişti. Her taraf kesilmiş ve doğranmış insan cesetleri ile doldu. Baraka şehri kan gölüne döndü.

1960 yılında, Çad bağımsızlığını kazandı. Ancak bağımsızlığını kazanması halkın barışa ve huzura kavuşması anlamına gelmiyordu. Çünkü Müslüman çoğunluğun yaşadığı ülkenin başına, eski sömürgeci Fransa ile sıkı bağlar içerisinde olan Çad İlerici Partisi’nden bir Hıristiyan getirildi.

(Harun Yahya, İslam'ın Kışı ve Beklenen Baharı)

Yeni yönetim baskı ve zulüm konusunda Fransa'nın yolunu izliyordu. Fransa'ya yakınlığı ile tanınan François Tombalbaye'nin hem Cumhurbaşkanlığına hem de Başbakanlığa getirilmesi, Müslüman halk arasında çok büyük bir tepki oluşturdu. Bu tepkiyi dile getiren Çad’lı Müslüman aydınların öldürülmesi üzerine ülke çapında ayaklanmalar baş gösterdi. Ardından Müslümanlara yönelik bir tasviye operasyonu başladı.

İsrail'in İç Savaştaki Rolü


Politik istikrarsızlık, ülkenin ilk Devlet Başkanı Tombalbaye'nin 1975 yılında bir suikaste uğramasıyla büyüdü ve 1980 yılında başlayan iç savaş ile daha da kötü bir boyuta ulaştı. Bir tarafta ülkenin kuzeyindeki Müslümanlar yer alıyordu, diğer yanda da ülkenin güneyindeki Bantu bölgesinde yaşayan Hıristiyanlar ve yerel dinlere bağlı kabileler... Bu iç savaşta da dış güçler aktif olarak taraf tutmaktaydılar. Bu dış güçlerin başında İslam karşıtı güçlerin her zaman yanında olan İsrail geliyordu. İsrail Müslümanlara karşı güneydeki Bantuların yanındaydı.

İsrail, CIA ile birlikte güney güçlerini destekledi. 1983'de Çad'da İsrail askeri danışmanlarının bulunduğuna dair birkaç ayrı kaynaktan alınan raporlar yayınlandı. Ağustos 1983'de ise İsrailli askeri uzmanların, 2.500 Zaire askeriyle birlikte Habré güçlerini desteklemek için Çad'a geldiği ortaya çıktı. Filistin halkına yönelik katliamların baş aktörlerinden "Lübnan Kasabı" Ariel Şaron ise, Ocak 1983'de Savunma Bakanlığı'ndan ayrılmadan hemen önce, Çad'a bir ziyaret yapmıştı.

İç savaş sonrası Çad'da bir daha huzur ve barış sağlanamamıştır. Fransa ve İsrail'in dış müdahaleleri iç çatışmaların şiddetini her gün biraz daha artırmış, Hükümetin, muhalif hareketleri bastırmak için yaptığı katliamlar ise ardında on binlerce mülteci ve binlerce ölü bırakmıştır.

Çad'ın bugünkü durumu İslam karşıtı güçlerin bir ülkeyi ne hale getirebileceğinin örneklerinden biridir. Tüm zenginlikler yitirilmiş, istikrar ortadan kalkmış, yıllarca huzur içinde yaşayan halk iç çatışmanın içine düşmüş ve yokluklar ülkesi haline gelmiştir.


Yapılan Zulümler Karşılıksız Kalmaz



Çad'da yaşanan tüm bu zulümler de, bizlere bir kez daha İslam Dünyası'nın mazlum durumunu göstermekte ve bu durumu değiştirmek için yürütülecek fikri mücadelenin ne kadar acil ve ehemmiyetli olduğunu hatırlatmaktadır. Afrika'nın uzak bir ülkesindeki Müslümanlar, sırf Müslüman oldukları için zulüm görmektedir ve bu durum, dünyadaki tüm Müslümanları ilgilendiren bir sorumluluktur.

Geçtiğimiz yıllar boyunca Müslümanlara zulmetmiş olan inkarcı liderlerin ve kadroların yaptıklarının yanlarına kar kalmadığını da bilmek gerekir. Dünyada büyük bir iktidar sahibi olarak ölmüş de olsalar, ahirette ebedi azapla cezalandırılacaklardır. Allah'ın sonsuz adaleti o inkar edenlerin üzerinde tecelli edecek ve her bir kişi tüm yapıp ettiklerinin hesabını verecektir. Bu, Allah'ın iman edenlere bir vaadi ve aynı zamanda da bir müjdesidir. Bir ayette şöyle buyrulur:

“Gerçek şu ki, mü'min erkeklerle mü'min kadınlara işkence (fitne) uygulayanlar, sonra tevbe etmeyenler; işte onlar için, cehennem azabı vardır ve yakıcı azap onlaradır.” (Buruc Suresi, 10)





0






Özgürlük, hemen hemen her toplum ve ideolojiden kişinin hemfikir olduğu ve savunduğu bir kavramdır. İnsanlık tarihindeki çatışmaların, savaşların çoğundaki amaç, özgürlüğü kazanmak olmuştur.
Batı düşüncesinin özgürlüğe verdiği anlamı şöyle özetleyebiliriz: Özgürlük, insana, diğer insanlar (toplum) ya da devlet -veya başka herhangi bir kurum- tarafından hiçbir kısıtlama ve baskı yapılmamasıdır.Bugün Batı toplumlarının içinde bulundukları toplumsal yapı, modern Batı felsefesi tarafından tarifi yapılan "özgürlük" kavramının, insanın kurtuluşunu sağlamadığını göstermektedir.



Okullarda, bilimsel kaynaklarda ve bir kısım medyada, teori ispatlanmış bir gerçek gibi sunulmakta, pek çok insan da bu nedenle evrimi hiç sorgulamadan kabul etmektedir. Oysa her geçen gün gelişen, paleoantropoloji, antropoloji ve mikrobiyoloji gibi bilim dalları, sözünü ettiğimiz yaygın inanışın aksine, evrim teorisini sürekli yalanlamaktadırlar. Evrimi ispatlamak için 150 yıldır aralıksız sürdürülen çalışmalar, teoriyi çürütmekten başka bir sonuca varamamışlardır.
Bu gerçeğe rağmen, evrim teorisinin bu denli yaygın bir biçimde savunulması ve insanlara empoze edilmesinin tek nedeni ise, teorinin ideolojik yönüdür.