OSMANLI YAHUDİLERİ
Cahiliye Toplumunda YÖNETİCİ KARAKTERİ
Süper Güçlü Malzeme Elde Etme Yolunda Yeni Arayışlar: Örümcek Ipeği Üreten Keçiler

Etrafınızdaki Herşey Gibi Aslında Siz de Moleküllerden Oluşuyorsunuz!
Dünyayı Kana Bulayan iki Siyasi Gücün Benzerlikleri SİYONİZM ve HAÇLILAR
Bilimin Rotasi Doğru Çizilmelidir
DOĞA ve TEKNOLOJİ

Kuran'da Kadina Verilen Önem
Kibris'ta Dönüm Noktasi
Atomdaki Tasarımın Açtığı Yeni Ufuk: İletken Plastikler
Kaçınılmaz Gerçekler Yaşlılık ve Ölüm

www.harunyahya.org

Araştırma'dan



0

Endülüs Dönemindeki İdeal Model




Endülüs'te sekiz asırlık İslam hâkimiyeti döneminde Yahudiler ve Hıristiyanlar huzur içinde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Şüphesiz Endülüs Müslümanları'nın tarihe örnek teşkil eden davranışlarından kaynaklanan bu huzur ortamı, Kuran ahlakının yaşanmasıyla ortaya çıkmıştır. Bu nedenle Endülüs dönemdeki anlayış, günümüzde medeniyetlerin barışı için model olabilecek tarihi deneyimlerdir.

İspanya'nın Fethi


Bugün bilinen İspanya ya da İberya Yarımadası'nın fethi, ilk İslam fetihlerinin son halkasını teşkîl eder. Emevîlerin Kuzey Afrika Vâlisi Musâ b. Nusayr'ın, Halîfe Velîd b. Abdülmelik'ten aldığı izinle 500 kişilik bir birliği 710 yılının ilkbaharında keşif amacıyla İspanya'nın güney kıyılarına yollamasıyla fetih hareketi başlamış oldu. Bu küçük çıkarmadan olumlu sonuç alınınca, Musa fetih hazırlıklarını yaptı ve 5 Receb 92/27 Nisan 711 yılında Berberî âzâtlısı Târık bin Ziyâd komutasında 7000 asker gücüne sâhip orduyu, ardından 5000 asker takviyesiyle İspanya'yı fethe yolladı.
Bu esnada İspanya'da hâkim olan Vizigot Krallığı taht kavgaları, toplumsal-dinî çatışmalar sebebiyle neredeyse gücünü yitirmiş durumdaydı. Dolayısıyla Emevi ordusu kolaylıkla İspanya'ya geçti. Ordu komutasında kahramanlık örneği gösteren Tarık bin Ziyad Cebeli Tarık Boğazı'nı geçip karaya çıktığında tüm gemileri yaktı ve böylece Emevi ordusu geri dönüş olmadığını tek çözümün bu yarımadayı fethetmek olduğunu anlayıp cengaverce savaştı. Kısa süre sonra Kral Rodrigo komutasındaki Vizigot ordusunu Şerîş (Xeres, Jerez) ve Şezûne (Sidonia) şehirleri arasında kalan Ferentîre (Frontera) ovasındaki Vâdî Lekkü/Lekke/Bekke (Guadalbeca, Rio Barbate) nehri kıyısında cereyân eden savaşta yendi (92/711) ve artık fethin önünde ciddi bir engel kalmamış oldu.
Zafer sonrasında farklı şehirlere doğru fetih için görevlendirilen komutanlar kısa sürede başlarındaki Vizigot idaresinden memnun olmayan halkların da yardımıyla Mâlaga, İlbîre (Elvira) ve Kurtuba'yı (Cordova, Córdoba) ele geçirdi. Böylece bölge Emeviler'in hakimiyeti altına girmiş oldu. Ancak Müslüman fatihlerin buradaki tek amacı ganimet ele geçirmek değildi, çünkü Endülüs onların bu gayelerine ulaşmak için oldukça yeterliydi. Bilakis, fetih hareketini bu ülkeyle sınırlı tutmaları, Endülüs dışına taşmamaları gerekirdi. Ne var ki, fetih hareketinin geri planında İslam'ın siyasi nüfuzunun genişletilmesi, Kuran ahlakının yayılması, yeryüzünde adaleti tesis ederek zulmün önüne geçme gibi, ganimet faktöründen çok daha manevi ve önemli sebepler bulunduğu içindir ki, fâtihler daha evvel K.Afrika'nın fethiyle yetinmeyip Endülüs'ün fethine koyulmuşlardı. Yine aynı sebepledir ki, Endülüs'ün fethi sonrasında maddi bakımdan daha az kazançlı, can kaybı bakımından daha çok riskli olmasına rağmen, kendilerini, neticede bütün Avrupa'nın hâkimiyet altına alınmasını hedefleyen yeni bir fetih hamlesinin içinde buldular.

Fetih Sonrası İspanya Halkı


Yapılan savaşlar sonunda bölgeye iyice hakim olan Müslümanlar, o dönemde İberya Yarımadası'nda yaşayan halkın da sevgisini ve güvenini kazanmıştır. Çünkü halk daha önce ülkenin yönetimi elinde bulunan Vizigot Krallığı döneminde toplumsal ve dini çatışmalara sahne olmuş ve adaletsiz bir şekilde yönetilmiştir. Müslümanların hakimiyetiyle ise ülkeye refah, barış ve zenginlik gelmiştir.
İspanya halkının çoğunluğu Hıristiyan ve Yahudi olan gayrimüslimlerden oluşmasına rağmen halk yıllar boyu Müslümanların yönetiminde yaşamış ve bu yönetimden oldukça memnun kalmıştır. O dönemde yaşamış olan gayrimüslimlere tanınan temel haklar şu başlıklarda toplanmıştır:
Şahsi hürriyetler, seyahat ve yerleşme hürriyeti, konut dokunulmazlığı, manevi hürriyetler, dinî müsamaha, mabetlerin korunması, ibadet hürriyeti ve dini sembollerin kullanılması, kutsal günlerinin tanınması, düşünce açıklama hürriyeti, eğitim-öğretim hürriyeti, dinî liderlerini seçme hürriyeti, kamu irtifak hakkı ve hazine yardımı, iktisadi ve sosyal haklar ve yasal haklarını kullanma hakkı.
Kısacası halka her türlü sosyal hak tanınmıştır. Bu saygı ve vefa dolayısıyladır ki, Endülüs'te sekiz asırlık İslam hâkimiyeti döneminde Yahudi ve Hıristiyan varlığı hep devam etmiştir. Şüphesiz Endülüs Müslümanları'nın tarihe örnek teşkil eden bu davranışları, Kuran ahlakının insan hayatına sunduğu bir güzellik ve çözümdür. Allah Kuran-ı Kerim'in pek çok ayetinde insanlara karşı şefkatli ve adaletli olmayı emreder. Dolayısıyla Endülüs Müslümanları'nın bu şahsiyetli karakterleri kendilerine Kuran'ı rehber edinmelerinden kaynaklanmaktadır. Allah Müslümanlarda görülen bu üstün ahlak özelliğini bir ayette şöyle bildirir:
"Onlar ki, yeryüzünde kendilerini yerleştirir, iktidar sahibi kılarsak, dosdoğru namazı kılarlar, zekatı verirler, ma'rufu emrederler, münkerden sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir." (Hac Suresi, 41)


Endülüs'te Kültür ve Sanat


İspanya, 8. yüzyılın başlarından itibaren Endülüs Müslümanları ile Hıristiyanlar arasında yaklaşık 8 asır süren bir siyasi ve askeri mücadeleye sahne olmuş ve bu iki topluluk arasındaki medeniyet ve kültür alışverişinde her iki kesim birbirlerini etkilemişlerdir. Bu etkileşimde cazibe merkezini ise hiç şüphesiz Endülüs oluşturmuştur. Bu nedenle, Batı medeniyetinin kökleri, en az Yunan ve Roma medeniyetleri kadar İslam medeniyetine de bağlıdır. Endülüs-İslam medeniyetinin tarihi ve güncel önemi burada ortaya çıkmaktadır.
Endülüs medeniyeti, bir kitap medeniyeti olarak tarihteki yerini almıştır. Endülüs tarihine dair kaynak eserlerde, Müslüman alimlerin binlerce eser kaleme aldıkları belirtilmektedir. Bağnazların sebep olduğu tahripler veya başka nedenlerle maalesef bu kitapların büyük bir bölümü yok olmuş, kayıplara karışmış, dolayısıyla da günümüze ulaşamamıştır.
Kitap sevgisinin bir neticesi olarak Endülüs'te çok sayıda kütüphane kurulmuştur. Endülüs'ün muhtelif şehirlerinde kitap çarşıları bulunuyordu. Endülüs kütüphanelerindeki kitapların bir kısmı, iç karışıklıklar esnasında yağmalanıp satılmış ve önemli bir bölümü de Kuzey Afrika'ya götürülmüştür. Arta kalanlar ise, Hıristiyan işgali esnasında yok olup gitmiştir.
Bütün bunlara rağmen, Endülüs-İslam medeniyetinin ilim, kültür ve sanat hayatı, Batı ve İslam dünyasında unutulmaz tesirler meydana getirmiştir. Endülüs medeniyetinin ilim ve kültür hayatının temel dinamiklerini kavramak, insanlığın ebedi olarak muhtaç olduğu ortak değerlerin anlaşılmasında önemli bir fonksiyon icra edecektir.
Endülüs-İslam dünyası, İslam medeniyetinin yeni bir hamle, yeni bir dinamizm kazandığı yerdir. Bu dönemde, tıpta, eczacılıkta, astronomide, fizik ve matematikte dünya çapında bilginler yetişti. Bu ilmi ortamda fikir hayatı da çok gelişti. Bunlar arasında büyük fikir adamları ve filozoflar yetişmiştir.
İbn Tufeyl (Abentofol, 1106-1186), İbn Bâcce (Avenpace, Avempace, 1160?-1138) ve İbn Rüşd (Averroes, 1126-1198) bu mütefekkirlerin en büyükleri ve en meşhurlarındandır. (Prof.Dr. S. Hayri Bolay, "Endülüs'te Gelişen Düşünce Hayatı ve Batıya Tesirleri", Endülüs'ten İspanya'ya, TDV, Ankara 1996'dan alıntıdır.)




0






Özgürlük, hemen hemen her toplum ve ideolojiden kişinin hemfikir olduğu ve savunduğu bir kavramdır. İnsanlık tarihindeki çatışmaların, savaşların çoğundaki amaç, özgürlüğü kazanmak olmuştur.
Batı düşüncesinin özgürlüğe verdiği anlamı şöyle özetleyebiliriz: Özgürlük, insana, diğer insanlar (toplum) ya da devlet -veya başka herhangi bir kurum- tarafından hiçbir kısıtlama ve baskı yapılmamasıdır.Bugün Batı toplumlarının içinde bulundukları toplumsal yapı, modern Batı felsefesi tarafından tarifi yapılan "özgürlük" kavramının, insanın kurtuluşunu sağlamadığını göstermektedir.



Okullarda, bilimsel kaynaklarda ve bir kısım medyada, teori ispatlanmış bir gerçek gibi sunulmakta, pek çok insan da bu nedenle evrimi hiç sorgulamadan kabul etmektedir. Oysa her geçen gün gelişen, paleoantropoloji, antropoloji ve mikrobiyoloji gibi bilim dalları, sözünü ettiğimiz yaygın inanışın aksine, evrim teorisini sürekli yalanlamaktadırlar. Evrimi ispatlamak için 150 yıldır aralıksız sürdürülen çalışmalar, teoriyi çürütmekten başka bir sonuca varamamışlardır.
Bu gerçeğe rağmen, evrim teorisinin bu denli yaygın bir biçimde savunulması ve insanlara empoze edilmesinin tek nedeni ise, teorinin ideolojik yönüdür.