OSMANLI YAHUDİLERİ
Cahiliye Toplumunda YÖNETİCİ KARAKTERİ
Süper Güçlü Malzeme Elde Etme Yolunda Yeni Arayışlar: Örümcek Ipeği Üreten Keçiler

Etrafınızdaki Herşey Gibi Aslında Siz de Moleküllerden Oluşuyorsunuz!
Dünyayı Kana Bulayan iki Siyasi Gücün Benzerlikleri SİYONİZM ve HAÇLILAR
Bilimin Rotasi Doğru Çizilmelidir
DOĞA ve TEKNOLOJİ

Kuran'da Kadina Verilen Önem
Kibris'ta Dönüm Noktasi
Atomdaki Tasarımın Açtığı Yeni Ufuk: İletken Plastikler
Kaçınılmaz Gerçekler Yaşlılık ve Ölüm

www.harunyahya.org

Araştırma'dan



0

Ermeni Sorununun İç Yüzü


“Ermeni Sorunu” ifadesi ilk bakışta Türkler ile Ermeniler arasındaki anlaşmazlık, ayrılık ve çatışmayı düşündürmektedir. Gerçekte ise bu ifade sadece 19. yüzyılın sonlarından itibaren gelişen bazı olayları nitelendirmektedir. Gerçekte ise, yüzyıllar boyunca Türkler ile Ermeniler arasındaki ilişkiler dostluk, beraberlik, barış, yardımlaşma, hoşgörü, saygı, iş birliği, din, inanç ve ibadet özgürlüğü esasları çerçevesinde gelişmiştir. Ermeniler ve Türkler ilk defa 11. yüzyılda biraraya gelmiş, daha sonra ise asırlar boyunca örnek bir “birlikte yaşama modeli” sergilemişlerdir. Türklerin Ermenileri “millet-i sadıka” (güvenilir millet) şeklinde nitelendirmeleri, onlara duydukları güvenin bir göstergesidir. Tarihin ortaya koyduğu gibi, Ermeni milletinin altın çağı, Anadolu’da aynı topraklar üzerinde Türklerle yan yana yaşadıkları döneme rastlamaktadır. Türklerin adil, hoşgörülü yönetimi ve koruyucu kanatları altında tarihlerinin diğer hiçbir döneminde olmadığı kadar huzur ve refah içinde hayatlarını sürdürmüşlerdir. Türklerin Ermenilere gösterdiği yakın ilgi ve tanıdığı geniş imkanlar Ermeniler arasında şu ifade ile anlatılır hale gelmiştir: “Türk’ün itimat ve teveccühünü bir kere dahi olsa kazanacak olursan, kafidir. O sana bütün varlığı ile bağlanır, çünkü takdir kudreti onda mevcuttur.”

“Ermeni Sorunu” kapsamına giren olaylar ise, ilk defa 19. yüzyılın ikinci yarısında tarih sahnesine çıktı. O dönemde Akdeniz’e inmeye çalışan Çarlık Rusyası ve İngiltere başta olmak üzere yayılmacı bir politika izleyen Batılı devletler, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak ve paylaşmak için harekete geçtiler. Söz konusu devletler emperyalist emellerine ulaşmak için Ermenileri maşa gibi kullandılar. Bu amaçla Ermenileri Anadolu toprakları üzerinde kurulacak bir “Büyük Ermenistan” hayaliyle kışkırttılar. Bazı Osmanlı Ermenileri, yüzyıllardır kendilerini koruyan ve kucaklayan Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklandılar, komitalar ve silahlı örgütler kurdular, isyanlar çıkardılar, gerek bireysel terör eylemleri gerekse toplu katliamlarla Anadolu’yu kana buladılar. Ermeni isyancılar, azınlık olmalarına rağmen, baskı ve terör ile Anadolu’nun önemli bir bölümünü ele geçirebilecekleri düşüncesi ile tarihi Türk-Ermeni dayanışmasına büyük zarar verdiler. Bu şekilde başlayan Ermeni sorunu büyüyüp gelişmeye başladı ve Osmanlı Devleti’nin yanı sıra dünya gündeminde de yerini aldı.


Birinci Dünya Savaşı, özellikle de 1915 yılı, Ermeni sorununda bir dönüm noktası oldu. Ayrılıkçı Ermeniler, savaşı, amaçlarına ulaşmak için en elverişli ortam olarak değerlendirdiler ve Osmanlı’ya karşı savaşan devletlere her türlü desteği sağladılar. Osmanlı Hükümeti, arka arkaya patlak veren Ermeni olaylarını ve Osmanlı ordusunu arkadan vuran Ermeni komitacıları durdurmak için özel bir tedbir aldı; 1915 yılında “tehcir” olarak adlandırılan zorunlu göç ve iskan uygulamasını yürürlüğe koydu. Bu geçici bir uygulamaydı; bu uygulamanın bir diğer amacı ise, birçok cephede savaş olduğundan Türk, Ermeni tüm Osmanlı vatandaşlarının güvenliğini sağlamaktı. Arşiv belgelerinin açıkça ortaya koyduğuna göre, dönemin Osmanlı Hükümeti Ermeni iskanının hakkaniyet sınırları içinde gerçekleştirilmesine özen göstermiş; idari, mali ve askeri açıdan elinden gelen tüm desteği vermişti. Fakat buna rağmen, Ermeni isyanları ve I. Dünya Savaşı’nın çok ağır koşulları nedeniyle tehcir sırasında ölümlerin meydana gelmesi önlenememişti.

Zorunlu göç ve iskan uygulamasıyla birlikte ortaya çıkan olaylar, dokuz yüz yıllık Türk-Ermeni dostluğuna en büyük darbeyi vurmuştur. O günden bu yana radikal Ermeniler ve onlara destek veren çevreler şu iddiaları sürekli dile getirmektedirler: “Türkler, Ermenilerin ana vatanı olan Doğu Anadolu’yu zorla almışlar; Ermenileri bu topraklardan kovmuşlar; 1915 yılında Ermenilere planlı bir soykırım uygulamışlar ve 1.5 milyonu aşkın Ermeni- yi katletmişlerdir.” Bu iddialar, daha doğrusu hezeyanlar 20. yüzyıl boyunca tekrarlanıp durmuştur; içinde bulunduğumuz çağda da güncelliğini korumaktadır.

Tüm bilgi ve belgeler “Ermeni soykırımı” diye bir şeyin söz konusu olmadığını gözler önüne sermektedir. Birinci Dünya Savaşı yıllarında en çok acı çeken iki millet Türkler ve Ermeniler olmuştur. Hem Türk hem Ermeni çok sayıda insan üzücü olaylarda hayatını kaybetmiştir. Her iki toplumdan da çok sayıda masum insan İslamiyet ve Hıristiyanlıkta kesinlikle yeri olmayan haksızlıklara, kötü muamelelere ve zulme maruz kalmıştır. Ancak “soykırım” suçlaması gerçeklerle taban tabana zıt bir ithamdır. Örneğin, Louisville Üniversitesi Tarih Profesörü Justin McCarthy bahsi geçen olayı şöyle özetlemektedir: “ ... Ortada iki taraflı, açıklanabilir ve anlaşılabilir bir tarihi anlaşmazlık vardır. Bu bir soykırım değildir.”(Bırakın Tarihçiler Karar Versin Ermeni Araştırmaları Dergisi, sayı: 2, Haziran-Temmiz-Ağustos 2001, s.128)

Ermeni sorununun başlıca yansımalarını, Türk diplomatlarına yönelik saldırılar, Türk düşmanı çevrelerce yürütülen sözde soykırım propagandası, Ermenistan’ın saldırgan politikaları ve Azerbaycan topraklarını işgal altında tutması oluşturmuştur. Halen Türkiye ile komşusu Ermenistan arasında diplomatik, siyasi, ekonomik ve kültürel ilişkiler yoktur; çeşitli ülkelerde yaşayan ve Diaspora Ermenileri olarak adlandırılan bazı gruplar ise Türkiye’yi ve Türkleri hedef alan bir karalama kampanyası yürütmektedirler.


Ermeni asıllı Türk vatandaşları bu hareketlerden oldukça rahatsız durumdadırlar. Geçmişe bakıldığında çok sayıda Osmanlı Ermenisi, Türk ve Ermeni halklarının menfaatlerinin ortak olduğunun bilinciyle hareket etmiş ve tahriklere kapılmamıştır. Günümüzde de Türkiye Ermenileri tarihi gerçeklerin farkındadır; bir diplomatımızın ifadesiyle, “Türkiye Ermeni toplumu, hepimizi üzen gelişmeler karşısında ağırbaşlı ve vatandaşı oldukları Türkiye Cumhuriyeti’nin onurunu ve çıkarlarını ön planda tutan bir tutum izlemiştir.” ki bu “övgüye layık” bir davranıştır.

Son yüz yıldır gündemde olan Ermeni sorununun çözümü mümkündür ve bazı çevrelerce sanıldığı kadar güç de değildir. Türkiye, Ermenistan ile dostluk, barış, her alanda iş birliği esasına dayanan ilişkiler kurmaya; aynı zamanda Diaspora Ermenilerini kucaklamaya hazırdır. Ancak bunun için öncelikle Ermenistan Devleti ve Ermeni Diasporasının Türkiye’nin haklı isteklerini yerine getirmesi gerekmektedir. Ermenistan, işgal altında tuttuğu Karabağ ve Azerbaycan topraklarından çekilmeli; antlaşmalar ile belirlenmiş Türkiye-Ermenistan sınırını tanıdığını açıkça ilan etmelidir. Önemli bir konu da, Ermenistan Devleti ile Diaspora Ermenilerinin ortaklaşa yürüttükleri sözde soykırım propagandasını durdurmaları ve buna bağlı “soykırım”ın tanınması, toprak ve tazminat gibi taleplerinden vazgeçmeleridir. Söz konusu taleplerin haksız ve tarihi gerçeklere aykırı olduğu açıktır. Bu, hem Kafkasya’da barış, huzur ve istikrarın sağlanması hem de Ermenistan’ın kendi çıkarları açısından bir zorunluluktur.

Türkiye-Ermenistan ile Türkiye-Diaspora Ermenileri arasında var olan sorunların üstesinden gelebilmek için diyalog büyük önem taşımaktadır. Bugün her iki millete düşen; akılcı, gerçekçi, ılımlı, bilgiye dayalı, uzlaşmacı, hoşgörülü ve adil bir yaklaşım göstermek; taraflar arasındaki sorunları çözmek ve tarihi Türk-Ermeni dostluğunu geçmiştekinden daha da sağlam temeller üzerine inşa etmektir.

Unutulmamalıdır ki hem Hıristiyanlık hem de İslamiyet, sevecen, olgun, itidalli, ılımlı, nezaketli, kavga ve çatışmadan sakınan, insaflı, vefalı, anlayışlı, affedici ve hoşgörülü ahlaka sahip insanlardan oluşan bir toplum modeli sunar ve Allah iman edenlere de böyle bir toplum oluşturmak için gayret etmelerini emreder. Bu yüzden sorunun çözümünde Hıristiyan Ermenilere ve Müslüman Türklere büyük görevler düşmektedir.




0






Özgürlük, hemen hemen her toplum ve ideolojiden kişinin hemfikir olduğu ve savunduğu bir kavramdır. İnsanlık tarihindeki çatışmaların, savaşların çoğundaki amaç, özgürlüğü kazanmak olmuştur.
Batı düşüncesinin özgürlüğe verdiği anlamı şöyle özetleyebiliriz: Özgürlük, insana, diğer insanlar (toplum) ya da devlet -veya başka herhangi bir kurum- tarafından hiçbir kısıtlama ve baskı yapılmamasıdır.Bugün Batı toplumlarının içinde bulundukları toplumsal yapı, modern Batı felsefesi tarafından tarifi yapılan "özgürlük" kavramının, insanın kurtuluşunu sağlamadığını göstermektedir.



Okullarda, bilimsel kaynaklarda ve bir kısım medyada, teori ispatlanmış bir gerçek gibi sunulmakta, pek çok insan da bu nedenle evrimi hiç sorgulamadan kabul etmektedir. Oysa her geçen gün gelişen, paleoantropoloji, antropoloji ve mikrobiyoloji gibi bilim dalları, sözünü ettiğimiz yaygın inanışın aksine, evrim teorisini sürekli yalanlamaktadırlar. Evrimi ispatlamak için 150 yıldır aralıksız sürdürülen çalışmalar, teoriyi çürütmekten başka bir sonuca varamamışlardır.
Bu gerçeğe rağmen, evrim teorisinin bu denli yaygın bir biçimde savunulması ve insanlara empoze edilmesinin tek nedeni ise, teorinin ideolojik yönüdür.