OSMANLI YAHUDİLERİ
Cahiliye Toplumunda YÖNETİCİ KARAKTERİ
Süper Güçlü Malzeme Elde Etme Yolunda Yeni Arayışlar: Örümcek Ipeği Üreten Keçiler

Etrafınızdaki Herşey Gibi Aslında Siz de Moleküllerden Oluşuyorsunuz!
Dünyayı Kana Bulayan iki Siyasi Gücün Benzerlikleri SİYONİZM ve HAÇLILAR
Bilimin Rotasi Doğru Çizilmelidir
DOĞA ve TEKNOLOJİ

Kuran'da Kadina Verilen Önem
Kibris'ta Dönüm Noktasi
Atomdaki Tasarımın Açtığı Yeni Ufuk: İletken Plastikler
Kaçınılmaz Gerçekler Yaşlılık ve Ölüm

www.harunyahya.org

Araştırma'dan



0

Filistin’den Yükselen Ses: İntifada Hareketi


Dünyanın en önemli bölgelerinden biri olan Ortadoğu’da yıllardan beri bitmek bilmeyen bir savaş sürüyor. Dünya kamuoyu ise bu savaş karşısında çaresiz, kimse masum insanların zarar görmesini engelleyemiyor. Bu kargaşanın tek çözümü var: Dini yaşamaya çalışan iki toplumun da aslında aynı soydan geldiğini ve aynı amaç için yaşadıklarını anlatmak.

Arapçada "ayaklanma" anlamına gelen "İntifada", taşlarından başka hiçbir silahı olmayan bir avuç Filistinlinin dünyanın en teçhizatlı ordularından birine karşı verdiği mücadelenin adıdır. Üstelik bu mücadelede karşı taraf atılan taşlara kurşunlarla, roketlerle ve füzelerle cevap vermektedir. Hatta çoğu zaman kendisine taş atmayanlara bile silahlarını doğrultmaktan çekinmemekte, onlarca çocuğu acımasızca katledebilmektedir.
İntifada hareketi dünya siyaset sahnesinin gündemine 1987 yılında geldi. 1987 yılında 6 Filistinli çocuğun İsrail askerleri tarafından öldürülmesine tepki olarak Filistinli gençler İntifada hareketini başlattılar. Hareket 1993 yılına kadar sürdü. İsrail ordusunun Filistinli gençlere verdiği karşılık çok sert oldu ve 'şiddet şiddeti doğurur' prensibi gereği Ortadoğu bir kez daha karıştı. Bu dönem boyunca İsrail askerleri tarafından kolları kırılarak dövülen, başları parçalanan çocuklar tüm dünyanın dikkatini bu bölgeye çekmişti. Filistin halkı, başta çocuklar olmak üzere, en gencinden en yaşlısına kadar işgalci İsrail askerlerinin şiddetine ve baskısına ellerindeki taşlarla cevap verdiler. İsrail askerleri ise bu ilk İntifada hareketinde silah kullanmaktan çok dövme, kol ve kemik kırma, silah dipçikleri ile karın ve başları ezme gibi yöntemlere başvurdular. 1989’da yani İntifada'nın ikinci yılında 13 bin Filistinli çocuk İsrail hapishanelerinde tutuklu olarak bulunuyordu.


Kuşkusuz her ne gerekçe ile olursa olsun şiddete başvurmak asla bir çözüm değildir. Ancak İntifada'nın yaşandığı topraklarda göz önünde bulundurulması gereken bazı önemli gerçekler vardır. Öncelikli olarak, burada bulunan İsrail askerleri BM kararları ile teyit edildiği gibi, işgalci kuvvetlerdir ve uluslar arası kanunlara göre bu topraklardan geri çekilmeleri gerekir. Buna rağmen İsrail kendisinin bu topraklardaki varlığına tepki gösterilmemesini talep ediyorsa, bunun yolu insanları katletmek olmamalıdır. Hangi şartlarda olursa olsun şiddet hiçbir ülke için çözüm değildir. Şiddetin hedeflediği tek sonuç vardır, bu da yalnızca masum insanların zarar görmesine yol açacaktır.

İntifada yıllarında Beytüllahim yakınlarında, bir Hıristiyan kasabası olan Beit Shaur'da yaşayan Norman Finkelstein'ın, şahit olduğu bir olay İsrail askerlerinin müdahalesinin savunma amaçlı olmadığını gözler önüne seren örneklerden biridir:
“Jalazoun mülteci kampında çocuklar etrafına toplandıkları bir lastiği yakıyorlardı. Derken bir araba geldi. Birdenbire kapılar açıldı ve dört adam (ya yerleşimcilerdi ya da sivil kıyafetleri içinde İsrail askerleri) indi arabadan. Rastgele etrafa ateş açmaya başladılar. Hemen arkamdaki çocuk sırtından vuruldu. Kurşun karnından dışarı çıkmıştı. Ertesi gün Jerusalem Post'da askerlerin kendilerini korumak için ateş etmek zorunda kaldıkları yazıldı.” (Ian Gilmour, Israel’s Terrorists, The Nation, 21 Nisan 1997)

Filistin halkının dünyanın en gelişmiş ordularından birine karşı taşla ve sapanla yürüttüğü İntifada hareketi, tüm dünyanın dikkatini bu bölgeye toplamayı başardı. Özellikle de İsrail askerlerinin okul yaşındaki çocukları acımasızca katlettiğini delillendiren görüntüler, işgal devletinin terör politikasını bir kez daha ortaya koydu. Bu süreç, Oslo görüşmelerine kadar devam etti ve İsrail anlaşma masasına oturdu. Ancak şu ana kadar görünen odur ki, İsrail Devleti'nin sözde 'barış' adına attığı her adım, Filistinlilere daha büyük bir sıkıntı ve acı olarak dönmektedir. Barış adına yapılan tüm görüşmeler bir şekilde İsrail tarafından sabote edilmekte ya da İsrail lehine çevrilmektedir. İlk İntifada hareketinin Oslo’daki barış görüşmeleri ile neticelenmesinin ardından, Filistin topraklarında barış ve huzur için sabırlı bir bekleyiş başlamıştı. Ancak bu bekleyiş, 2000 yılının Eylül ayında "kasap" lakabıyla tanınan Ariel Şaron'un yüzlerce İsrail askeri ile birlikte Mescid-i Aksa'ya düzenlediği provokatif ziyarete kadar sürdü. Bu provokatif ziyaret 'Aksa İntifadası' olarak adlandırılan ikinci İntifada hareketinin fitilini ateşledi.


Filistin topraklarında yıllardır dinmek bilmeyen acı ve gözyaşı Aksa İntifadası ile birlikte daha da arttı. Bugün ise Filistin topraklarından sürekli gençlerin ve çocukların ölüm haberleri gelmektedir. Aksa İntifadası'nın başladığı Eylül 2000'den Aralık 2001 tarihine kadar geçen süre içinde hayatını kaybeden Filistinlilerin sayısı 936 kişi olmuştur. (http://www.hdip.org /reports/ Martyrs_statistics.htm)
İsrail birlikleri bu çatışmalar boyunca, okuldan çıkıp evlerine gitmekte olan Filistinli çocuklar da dahil olmak üzere pek çok sivili helikopterlerle bombardımana tutmuştur.

İsrail askerleri Filistinli çocuklara karşı silahlarını, etkisiz hale getirmek için değil, öldürmek veya sakat bırakmak için kullanmaktadırlar. Filistin Ticaret Bakan Yardımcısı Süleyman Ebu Karş kendisiyle yapılan bir röportajda, Filistinlilerin İntifada hakkındaki duygularını şöyle dile getirmektedir:
“... Bu intifada Siyonist İsrail'in mukaddesatımıza ve Filistin halkına karşı uyguladığı zulüm ve provoke sonucu doğmuştur. Filistin halkının mukaddesatına olan bağlılığından dolayı -ki bunların başında Müslümanların ilk kıblesi, ikinci mescidleri ve üçüncü Haremeyni Şerifi olan Mescid-i Aksa gelmektedir- İsrail zulüm yapmıştır.” (Yeni Şafak, 19 Aralık 1999)

Nüfusunun %70'i gençlerden oluşan Filistin'de çocuklar da 1948'deki işgal ile birlikte göçü, sürgünü, gözaltıları, hapis ve katliamları yaşadılar. Kendi topraklarında ikinci sınıf insan muamelesi gördüler. Çok zor şartlar altında hayatta kalmayı öğrendiler. Aksa İntifadası'nda da hayatını kaybedenlerin %29'unu 16 yaşın altındaki çocuklar oluşturuyordu. Yaralıların ise %60'ı 18 yaşın altında. Çatışmaların yoğun olarak sürdüğü bölgelerde her gün en az 5 çocuk ölüyor ve 10'un üzerinde çocuk da yaralanıyordu. (Harun Yahya, Filistin)

Sivilleri ve çocukları hedef alan İsrail askerleri okullarının bahçesinde oynayan çocukların üzerine ateş açmaktan bile çekinmemektedirler. Filistinli çocuklar, İsrail tarafından ilan edilen sokağa çıkma yasağı nedeniyle zaten yılın büyük kısmı okula gidememektedirler. Okula gittikleri günlerde ise İsrail askerlerinin saldırısına maruz kalmaktadırlar. Bu saldırılardan birisi de 15 Mart 2001 günü gerçekleşmiştir. El-Halil'de bulunan İbrahimi İlköğretim Okulu öğrencileri, ders arasında okullarının bahçesinde oyun oynarken İsrail askerleri tarafından üzerlerine ateş açılmıştır. Altı öğrencinin ciddi şekilde yaralandığı bu olay Filistin topraklarında yaşanan zulmün ne ilk ne de son örneğidir. (Defence For Children International, Palestine Section, www.dci-pal.org)


Aksa İntifadası'nda yaşanan insanlık dışı manzaraları gazeteci-yazar Ruth Anderson, The Palestine Chronicle'da şöyle aktarmaktadır:
“Hiç kimse yeni evli bir Filistinlinin sadece protesto için sokağa çıkıp şehit olarak eşini dul bıraktığını duymadı bile. Kim Filistinli gençlerin barbarca katledilmeden önce kollarının ya da kafataslarının parçalandığından haberdar? Ya da hangi Amerikan vatandaşı, sekiz yaşındaki küçük Filistinlinin İsrailli askerler tarafından kurşunlanarak öldürüldüğünü biliyor? Yahudi yerleşimcilerin ellerindeki çeşitli silahları nereden temin ettiğini ve Barak hükümeti tarafından cesaretlendirilerek, Filistin köylerini basıp, tarlaları yerle bir ettiğini, Filistinli sivilleri katlettiğini kim anlatıyor? Filistinli bebeklerin evlerinde uyurken hava bombardımanı sırasında öldüğünü ya da güvenli bir yere götürülmeye çalışılırken İsrail askerleri tarafından kurşun yağmuruna tutulduğunu bilen var mı? Herkes çok iyi biliyor ki bebekler taş atamaz. Herkes bunu biliyor, sadece İsrailliler ve Amerikalılar nedense bilmiyor!” (Ruth Anderson, Intifada Al-Aqsa and American Propaganda, The Palestine Chronicle Online, www.palestinechronicle.com)

Ortadoğu’da İsrailliler ile Müslümanlar arasındaki çatışmalar halen devam etmekte. İsrail ordusu, Filistinli sivillerin yerleşim birimlerini acımasızca bombalıyor, çocuklara ateş açıyor, Filistin'i yaşanmaz hale getirmeye çalışıyor. Burada belirtilmesi gereken başka bir nokta ise Filistinli bazı radikallerin, İsrail'in sivil halkını hedef alarak, korkunç intihar saldırıları ile dehşet saçmaları.

Müslümanlar olarak bizim temennimiz, öfkenin ve nefretin dinmesi, akan kanların durması ve Ortadoğu'ya barışın gelmesidir. Bizce bu çatışmaların sona ermesinin ve Ortadoğu'ya gerçek bir barış gelmesinin en önemli şartı, her iki tarafın da kendi inançlarını samimi ve doğru bir şekilde anlaması ve uygulamasıdır. Çünkü İsrail-Filistin çatışması, Yahudiler ve Müslümanlar arasındaki bir "din savaşı" kimliğine bürünmüş durumdadır. Oysa böyle bir din savaşının yaşanması için hiçbir neden yoktur. Yahudiler ve Müslümanlar, aynı şekilde Allah'a inanan, aynı peygamberleri seven ve sayan, aynı ahlaki prensiplere sahip olan insanlardır. Temennimiz; 50 yılı aşkın bir süredir kesintisiz devam eden husumetlerin, önyargıların, cinayetlerin, katliamların sona ermesi; mazlum Filistin halkının, hakettiği barış, güvenlik ve refah içinde yaşamasını sağlayacak bir vatana kavuşmasıdır.




0






Özgürlük, hemen hemen her toplum ve ideolojiden kişinin hemfikir olduğu ve savunduğu bir kavramdır. İnsanlık tarihindeki çatışmaların, savaşların çoğundaki amaç, özgürlüğü kazanmak olmuştur.
Batı düşüncesinin özgürlüğe verdiği anlamı şöyle özetleyebiliriz: Özgürlük, insana, diğer insanlar (toplum) ya da devlet -veya başka herhangi bir kurum- tarafından hiçbir kısıtlama ve baskı yapılmamasıdır.Bugün Batı toplumlarının içinde bulundukları toplumsal yapı, modern Batı felsefesi tarafından tarifi yapılan "özgürlük" kavramının, insanın kurtuluşunu sağlamadığını göstermektedir.



Okullarda, bilimsel kaynaklarda ve bir kısım medyada, teori ispatlanmış bir gerçek gibi sunulmakta, pek çok insan da bu nedenle evrimi hiç sorgulamadan kabul etmektedir. Oysa her geçen gün gelişen, paleoantropoloji, antropoloji ve mikrobiyoloji gibi bilim dalları, sözünü ettiğimiz yaygın inanışın aksine, evrim teorisini sürekli yalanlamaktadırlar. Evrimi ispatlamak için 150 yıldır aralıksız sürdürülen çalışmalar, teoriyi çürütmekten başka bir sonuca varamamışlardır.
Bu gerçeğe rağmen, evrim teorisinin bu denli yaygın bir biçimde savunulması ve insanlara empoze edilmesinin tek nedeni ise, teorinin ideolojik yönüdür.