OSMANLI YAHUDİLERİ
Cahiliye Toplumunda YÖNETİCİ KARAKTERİ
Süper Güçlü Malzeme Elde Etme Yolunda Yeni Arayışlar: Örümcek Ipeği Üreten Keçiler

Etrafınızdaki Herşey Gibi Aslında Siz de Moleküllerden Oluşuyorsunuz!
Dünyayı Kana Bulayan iki Siyasi Gücün Benzerlikleri SİYONİZM ve HAÇLILAR
Bilimin Rotasi Doğru Çizilmelidir
DOĞA ve TEKNOLOJİ

Kuran'da Kadina Verilen Önem
Kibris'ta Dönüm Noktasi
Atomdaki Tasarımın Açtığı Yeni Ufuk: İletken Plastikler
Kaçınılmaz Gerçekler Yaşlılık ve Ölüm

www.harunyahya.org

Araştırma'dan



0

Balkanlar'da Son Durum


Sırpların eline geçen topraklarını, Hırvat ordusunun da desteği ile birer birer geri almaya başlayan Boşnaklar, daha önceden dış güçler tarafından belirlenen sınıra ulaştıklarında, ABD'nin ısrarlarıyla anlaşma masasına oturmaya zorlanmışlardı. Aliya Izzetbegoviç ise, hiç istemediği halde, sadece savaşa son vermenin ve akan kanları durdurmanın başka bir yolu olmadığına inandığı için, bu anlaşmayı imzalamak zorunda kalmıştı.

Dayton Anlaşmasının Ardından Bosna



Savaş öncesinde Bosna Hersek'in azınlıklarından olan Sırpların, savaş sonrasında Bosna Sırp Cumhuriyeti olarak kendilerine ait ve işgal ettikleri bölgeleri kapsayan bir devlet kazanıp, meşru bir statü elde etmiş olmaları Dayton'ın en adaletsiz yönlerinden birisiydi. Savaş öncesinde Bosna'nın en büyük kitlesi olan Boşnaklar ise, Hırvatlarla ortak bir federasyon kurmaya zorlandılar. Dayton'ın getirdiği devlet yapısı, gerek askeri gerekse siyasi olarak Müslümanları Hırvatlara bağımlı hale getirdi.Dayton Anlaşması bölgede siyasi, stratejik ve askeri olarak bir istikrar sağlayamadı. Yine de, savaş öncesi sahip oldukları toprakların büyük çoğunluğunu kaybeden, ekonomik olarak ciddi bir darboğazın içine itilen, askeri olarak yapılanmasını tamamlayamayan Müslüman Bosna Devleti, Dayton Anlaşması'nın bir eseridir. Ancak elbette bu durum Bosna Devleti için bir son değil, yepyeni bir başlangıçtır. Mevcut siyasi ortamın iyi değerlendirilmesi ve Bosna-Hersek jeopolitiğinin iyi bir planlama ile kullanılması bu noktada büyük önem kazanmaktadır.

Sırp Saldırganlığı Devam Ediyor



NATO, BM ve ABD tarafından Bosna'da kurulan düzen her an yeni çatışmalara ve bunalımlara açıktır. Günümüzde hem Hırvat hem de Sırp milliyetçisi gruplar faaliyetlerini yoğun olarak devam ettirmektedirler. Farklı etnik gruplar arasında zaman zaman meydana gelen silahlı çatışmalar bölgede bulunan NATO bünyesindeki SFOR (İstikrar Kuvveti) tarafından önlenmektedir. Özellikle de Sırpların savaş boyunca yürüttükleri soykırımın ardından hak ettikleri cezayı almamaları, Balkanlar'da yeni gerilimlere neden olmaktadır. Bu durum yıllarca Sırp zulmüne maruz kalan halkta haklı bir tedirginlik ve gerginliğe neden olurken, zalimlere de haksızlıklarını ve tecavüzlerini tekrar etmeleri için adeta bir fırsat sunmaktadır.
Gerginliklerin en önemli nedenlerinden birini mültecilerin durumu oluşturmaktadır. Dayton Anlaşması mültecilerin kendi topraklarına dönüşlerini koruma altına almıştı. Ancak buna rağmen Boşnakların büyük bölümü, Sırp tacizlerinden duydukları endişe nedeniyle evlerine dönüş yapamamaktadırlar. (Bilindiği üzere Müslümanlara ait pek çok toprak Dayton anlaşması ile Sırp tarafına bırakılmıştır). Yapılan araştırmalar yurtlarından sürülen yaklaşık 4 milyon insandan 857.000'inin halen evsiz ve yurtsuz olduğunu göstermektedir.
Toplum hayatının bunun gibi daha pek çok alanında da Sırp baskısı ve tehdidi yoğun olarak hissedilmektedir. Sırplar işledikleri bunca cinayetin ardından NATO'nun denetimi altındaki topraklarda rahatça dolaşmaya devam etmektedirler. Cezalandırılmak yerine, bir de hak etmedikleri bir devlet ile ödüllendirilen Sırplar zaman zaman Müslümanlara yönelik saldırılarda ve taşkınlıklarda bulunmaktan da çekinmemektedirler. Bunun en dikkat çekici örneklerinden birisi geçtiğimiz aylarda Sırpların yeniden inşa edilen camilere yönelik saldırılarıdır.
Müslümanların yeniden güçlenmeye başlaması Sırpları fazlası ile kızdırdı.Öfkelerine ve kinlerine hakim olamayan kimi Sırp milliyetçi gruplar,camilerin açılışı esnasında namaz kılan Müslümanların üzerine taşlarla ve sopalarla saldırdılar. Bu olaylar bir kez daha Sırpların Bosna'da Müslüman varlığına karşı tahammüllerinin olmadığını gözler önüne serdi. (Harun Yahya, Gizli El Bosna'da)

Miloseviç'in Yargılanması Bir Şeyi Değiştirecek mi?




Sırp kasabı Slobodan Miloseviç büyük bir halk ayaklanması ile karşı karşıya kalmıştı. Yaşanan gerilimli dönemin ardından Miloseviç, bu muhalefetin başını çektiği bir darbe ile devrildi ve uluslararası savaş mahkemesinde yargılanmak üzere Lahey'e gönderildi. Bu darbe gazetelerde, televizyonlarda ve çeşitli tartışma programlarında Sırbistan'da "demokrasinin" kazandığı zafer olarak lanse edildi ve yeni lider Vojislav Kostunica'nın "demokratik" kişiliğinin altı çizildi. Yazılanlara göre Balkanlar'da artık Miloseviç'in neden olduğu kan ve gözyaşı dolu günler sona ermiş, barış ve huzur dolu bir hayata adım atılmıştı. Ne var ki bu yorumlar gerçeği yansıtmamaktadır. Kostunica en az Miloseviç kadar, hatta ondan daha koyu bir Sırp ırkçısıdır. Bir demokrasi savunucusu kimliğiyle ön plana çıkan diğer bir muhalefet lideri Zoran Vinliç ise Sırp milliyetçiliğinin aktif militanlarından ve vahşi Çetnik ideolojisinin savunucularından biridir.
Bosna ve daha sonra Kosova'da yaşananların çok fazla sorumlusu vardır. Yıllarca Miloseviç'i politik ve ekonomik yönden destekleyenler; tüm dünya katliamları naklen izlerken sessiz kalanlar; Sırplara silah satarken, Bosnalı Müslümanlara ambargo uygulayıp, Müslümanların kendilerini savunma haklarını ellerinden alanlar; gizli NATO bilgilerini Sırp katillere sızdıranlar; güvenli bölgelerde katliam yürüten Sırp komutanları saklayanlar; Sırp komutanlarla içki sofralarında eğlenceler düzenleyenler... Eğer gerçek bir adaletten ve yargılamadan bahsediliyorsa, 1990'larda başlayan bu büyük soykırımın tüm sorumlularının yargı önüne çıkarılması gerekmektedir.

Balkanlar'da İstikrar Osmanlı Sistemi ile Sağlanabilir



Etnik ve dini farklılıklar nedeniyle her zaman için karmaşaya açık olan Balkanlar'da son 10 yıl içerisinde yaşanan olaylar ister istemez akla, Osmanlı'nın bölgede sağladığı düzeni getirmektedir. Osmanlılar döneminde de bölgenin bugünkü etnik ve dini çeşitliliği vardı, bölgede barış ve düzen hakim olmuştu. Osmanlı, günümüzün büyük devletleri gibi, hakimiyeti altına aldığı toprakları kendi çıkarları doğrultusunda kullanıp sömürmemiş, bu toprakları medenileştirmek ve geliştirmek için özel bir çaba sarf etmiştir. Osmanlı döneminde ekonomik ve kültürel olarak ilerleyen toplumların pek çoğu Osmanlı'yı hep minnetle anmıştır. Örneğin yapılan bir araştırmada, Osmanlı'nın Sırbistan'dan aldığı vergi ve orada yaptığı yatırımın dökümü çıkarılmış ve genel bütçede Sırbistan'a Sırbistan'ın ödediği vergiden çok daha fazla pay ayrıldığı görülmüştür.
Bu tarihi gerçek aslında çok önemli bir hususun daha altını çizmektedir: Balkanlar'da kalıcı barışı ve huzuru sağlamak hiç de sanıldığı gibi zor değildir. Ancak bunun için önce bölge halkının haklarının ve farklı kimliklerinin tanınması ve buna göre bir düzenleme yapılması şarttır. Aksi takdirde her etnik grubun yalnızca kendi menfaatini düşündüğü ve bu doğrultuda adaletin ve hakkın gözetilmediği ortamlarda varılan anlaşmalarla bir sonuca ulaşmak mümkün değildir. Bu tarz girişimler belki belli bir süre için Balkanlar'a sükunet getirebilir, ancak Bosna'da sönen ateş bir gün Kosova'da, öbür gün Makedonya'da yeniden alev alacaktır. Nitekim Dayton Anlaşmasından sonra yaşanan süreç de bunu göstermektedir.
Barışın garantörü Türkiye, Balkanlar'da barış ve huzurun sağlanabileceğini ispatlamış tek millettir. Balkanlar üzerindeki 500 yıllık geçmişi bunun ispatıdır. İslam ahlakının ve hukukun temel unsurlarından olan ve Osmanlı'da "Millet Sistemi" adıyla uygulanan, tek bir şemsiye altında her ırk, her din ve her dilden insanın hak, hukuk ve adalet içerisinde birarada yaşatılabilmesi bu başarının sırrıdır. Osmanlı bu başarıyı Kuran ahlakına olan sadakati ve bağlılığı ile sağlamıştır. Çünkü tüm dünyanın takdirini toplayan, bu sistemi yaşamış olan halkların gönülden razı oldukları ve halen özlemini duyduklarını her fırsatta dile getirdikleri bu sistem, aslında Kuran'da tarif edilen özgürlükçü ve insancıl sistemdir.
Allah Kuran'da Müslümanlara iyiliği, adaleti ve güzel ahlakı emretmiştir. Gerçek Müslüman, koşullar ne olursa adaletten ve haktan yana olan, zayıfı ve yoksulu koruyup kollayan, şefkatli, merhametli, yumuşak huylu, affedici ve hoşgörülüdür. Bu ahlakının gereği olarak da içinde bulunduğu ortama huzur ve güven verir. Dolayısıyla bu ahlakı mayasında taşıyan ve hayata geçiren Türk Milleti, bu yönü ile hem yeryüzündeki milletlere örnek olacak, hem de bu ahlakı yaygınlaştırarak Bosna da dahil olmak üzere dünyanın pek çok yerinde yaşanmakta olan zulme karşı çözüm oluşturacaktır.
Her Müslüman, dünyaya iyilik ve adalet getirmekle sorumludur. Bu yol izlendiğinde, hem 'medeniyetler çatışması' gibi felaket senaryoları boşa çıkacak ve bunun yerine 'medeniyetler barışı' kurulacak, hem de diğer medeniyetlerin içinden pek çok insan Kuran ahlakının yoluna geçecektir.




0






Özgürlük, hemen hemen her toplum ve ideolojiden kişinin hemfikir olduğu ve savunduğu bir kavramdır. İnsanlık tarihindeki çatışmaların, savaşların çoğundaki amaç, özgürlüğü kazanmak olmuştur.
Batı düşüncesinin özgürlüğe verdiği anlamı şöyle özetleyebiliriz: Özgürlük, insana, diğer insanlar (toplum) ya da devlet -veya başka herhangi bir kurum- tarafından hiçbir kısıtlama ve baskı yapılmamasıdır.Bugün Batı toplumlarının içinde bulundukları toplumsal yapı, modern Batı felsefesi tarafından tarifi yapılan "özgürlük" kavramının, insanın kurtuluşunu sağlamadığını göstermektedir.



Okullarda, bilimsel kaynaklarda ve bir kısım medyada, teori ispatlanmış bir gerçek gibi sunulmakta, pek çok insan da bu nedenle evrimi hiç sorgulamadan kabul etmektedir. Oysa her geçen gün gelişen, paleoantropoloji, antropoloji ve mikrobiyoloji gibi bilim dalları, sözünü ettiğimiz yaygın inanışın aksine, evrim teorisini sürekli yalanlamaktadırlar. Evrimi ispatlamak için 150 yıldır aralıksız sürdürülen çalışmalar, teoriyi çürütmekten başka bir sonuca varamamışlardır.
Bu gerçeğe rağmen, evrim teorisinin bu denli yaygın bir biçimde savunulması ve insanlara empoze edilmesinin tek nedeni ise, teorinin ideolojik yönüdür.