OSMANLI YAHUDİLERİ
Cahiliye Toplumunda YÖNETİCİ KARAKTERİ
Süper Güçlü Malzeme Elde Etme Yolunda Yeni Arayışlar: Örümcek Ipeği Üreten Keçiler

Etrafınızdaki Herşey Gibi Aslında Siz de Moleküllerden Oluşuyorsunuz!
Dünyayı Kana Bulayan iki Siyasi Gücün Benzerlikleri SİYONİZM ve HAÇLILAR
Bilimin Rotasi Doğru Çizilmelidir
DOĞA ve TEKNOLOJİ

Kuran'da Kadina Verilen Önem
Kibris'ta Dönüm Noktasi
Atomdaki Tasarımın Açtığı Yeni Ufuk: İletken Plastikler
Kaçınılmaz Gerçekler Yaşlılık ve Ölüm

www.harunyahya.org

Araştırma'dan



0

Fransız işgalinden bu yana zulme uğrayan Müslümanların ülkesi: TUNUS




Uzun yıllardır baskılara maruz kalan dindar Tunus halkı, bu zulmün artık sona ermesini, kendilerini kurtaracak bir liderin önderliğinde huzur içinde yaşayabilecekleri bir ortamın sağlanabilmesini özlemle beklemektedirler.


Osmanlı sonrası çok büyük bir kaosun içine itilen bölgelerden biri Kuzey Afrika'dır. Devlet-i Ali, Kuzey Afrika'nın büyük bölümünü 16. yüzyılda egemenliğine almış ve bölgede istikrarlı bir yönetim kurmuştu.

Tunus'un İslam ile tanışması, İslam ordularının 648 yılındaki fethi ile gerçekleşmişti. Kısa süre içinde Tunus bir İslam vatanı haline geldi ve 7. yüzyıla gelindiğinde tüm Tunus halkı Müslüman oldu. Daha sonra pek çok kez yönetim değişikliği yaşayan Tunus'da gerçek huzur ve istikrar, 1574 yılındaki Osmanlı yönetimiyle başladı. Tunus, Osmanlı Devleti'ne bağlı bir eyalet haline getirildi ve bu statüsü 1881'e kadar sürdü. Ülke nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan Müslüman Arapların yanı sıra, Berberiler ve Yahudiler gibi farklı etnik ve dini toplulukların huzur içinde ve kardeşçe yaşadığı Tunus'taki bu barış dönemi, Fransa'nın 1881'deki işgaline kadar sürdü. (Harun Yahya, İslam'ın Kışı ve Beklenen Baharı)

Fransa'nın Kanlı Sömürge Tarihi


Fransa, Tunus'u valiler kanalıyla yönetti. Aynı Cezayir'de olduğu gibi burada da çok büyük bir zulüm politikası böylece başlamış oldu. Her türlü muhalefet hareketi ve bağımsızlık yanlısı faaliyetler kanlı bir şekilde bastırıldı. Onları destekleyenler çok şiddetli baskı gördüler, büyük bir bölümü tutuklandı, işkencelere maruz kaldı.

Fransa, dinine bağlı, vatansever Tunus halkında oluşan tepkiyi durdurmakta, ayaklanmaları bastırmakta zorlanıyordu. Bağımsızlık mücadelesi amacıyla kurulan Düstur Partisi'ni kendi tarafına çekti. Başına ise çok güvendiği bir "adamı"nı yerleştirdi: Habib Burgiba.

İlk başlarda halkın desteğini almak için dindar bir görüntü sergileyen Habib Burgiba, çocukluğundan itibaren Fransız eğitimi görmüştü. Ancak gençlik döneminde özellikle Fransız işgal yönetimine karşı bir politika izlemiş, bu şekilde halkın desteğini almayı planlamıştı. Hatta bunun için birkaç kez hapse girmiş, Tunus'tan Kahire'ye kaçarak halk nezdinde kahraman imajı kazanmaya çalışmıştı.



Rütbeli bir mason olan Habib Burgiba, iktidarı boyunca Müslüman Tunus halkının değil, Fransız Büyük Locası'nın menfaatlerini ön planda tuttu. (sağda)


Tunus'a döndüğünde halkı amaçsız bir isyana teşvik eden ve böylece kanlı bir Fransız müdahalesine zemin hazırlayan Burgiba, Fransızların 1956 yılında işgale son vermelerinden sonra, Fransa'nın Tunus'taki temsilcisi haline geldi. Sömürgeci Fransız yönetimi ülkeyi terk ederken, geride kendilerine son derece sadık yönetim kadroları bırakmışlardı. Bu kadrolar Fransızların menfaatlerini onlar kadar koruyan, kendi vatandaşlarına onlardan bile daha fazla zulüm yapan Habib Burgiba yönetimindeki kadrolardı.

1959'da ülkeyi süresiz olarak yürütme yetkisini tek başına eline alan Habib Burgiba, bir zaman sonra kendisini "ölümüne kadar cumhurbaşkanı" ilan etti. 7 Kasım 1987'de akli dengesi yerinde olmadığı gerekçesi ile Başbakan Zeynel Abidin tarafından devlet başkanlığı görevinden alınana kadar, yani 31 yıl boyunca, Tunus'u tek başına yönetti.

Bu diktatörün en önemli özelliklerinden biri ise, diğer benzerleri gibi yüksek rütbeli bir mason oluşuydu. Masonik kimliği, Habib Burgiba için Müslüman kimliğinden de, Tunuslu kimliğinden de daha önemliydi. O, Müslüman Tunus halkının değil, Fransız Büyük Locası'nın menfaatlerini ön planda tutuyordu.

Burgiba'nın ilk icraatı camileri sıkı denetim altına alması ve belli vakitlerin dışında namaz kılınmasını yasaklamasıydı. Dinini yaşamak isteyen Müslümanları, rejim muhalifi sıfatıyla tutuklattırdı ve çok ağır işkenceler uyguladı. İslami eğitim veren kurumların hepsini kapattırdı. Burgiba yaptığı baskılarda o kadar ileri gitti ki, "ülkenin ekonomik kalkınmasını ve çalışma temposunu yavaşlattığı" bahanesiyle Ramazan'da oruç tutmayı yasakladı. Hac için Mekke yolculuğunun pahalı olduğu gerekçesi ile Mekke yerine Magrip'in kutsal kenti kabul edilen Keyrevan'ın ziyaret edilmesini istedi.

Tunus yönetimi her dönemde İslam ülkelerine karşı uzak bir politika izledi. Cezayir'e karşı Fransız hükümetinin yanında yer alan Tunus'ta, şehit olan Filistinliler için dua etmek ve maruz kaldıkları zulüm hakkında konuşmak dahi yasaklandı.




Tunus, Bin Ali yönetimiyle tam bir polis devleti haline getirilmiştir. Her yüz kişiye bir polis düşmektedir. Bu benzeri görülmedik derecede yüksek bir orandır. Halk İslami duyarlılığını ifade etmekten çekinmekte ve çok büyük bir baskı altında hayatını sürdürmeye çalışmaktadır.

Bugün hala Tunus ve Cezayir, kendi Müslüman halkına sömürge döneminden daha şiddetli bir baskı ve zulüm uygulayan iki ülkedir. Bu iki ülkedeki Müslüman halkın yaşadıklarının, Kuran'da anlatılan inkarcılara ait bir zulüm yöntemi olduğuna da dikkat etmek gerekir. İnkarcıların ortak özelliği Allah’ın anılmasından rahatsız olmaları ve bunu engellemeye çalışmalarıdır. Allah Bakara Suresi'nde Kendi adının anılmasını engellemek isteyenlerin dünyada ve ahiretteki durumlarını şu şekilde bildirmektedir: “Allah'ın mescidlerinde O'nun isminin anılmasını engelleyen ve bunların yıkılmasına çaba harcayandan daha zalim kim olabilir? Onların (durumu) içlerine korkarak girmekten başkası değildir. Onlar için dünyada bir aşağılanma, ahirette büyük bir azab vardır.” (Bakara Suresi, 114)

Burgiba Sonrası da Hiçbir Değişim Olmadı



Fransa, Burgiba imajının Tunus'ta eski gücünü yitirmesinden sonra, Tunus'un Paris büyükelçisi Hadi Mebruk'un Dışişleri Bakanlığı'na atanmasını sağlayarak, ülkedeki etkinliğini artırmaya çalıştı. Bu arada Başbakan Zeynel Abidin Bin Ali, Burgiba yönetiminin siyasi baskıları yüzünden yıllarca ezilen Müslüman halkı kendi tarafına çekebilmek için, onlara birtakım özgürlükler verdi. Burgiba'yı sivil bir darbeyle yönetimden uzaklaştıran Bin Ali yönetimi, siyasi tutukluların bir kısmını da serbest bıraktı. Sürgünde olanların tekrar ülkeye dönmelerine izin verdi. Ancak Müslüman halkın büyük umutlar beslediği yeni yönetim, Burgiba'dan farklı çıkmadı. Bin Ali, iktidarını sağlama aldıktan sonra aynı Burgiba gibi kendi halkına karşı zulüm uygulamaya başladı.

Burgiba sonrası Tunus'ta değişen tek şey, Müslümanların yıllarca çektikleri zulüm ve baskıcı politikaların katlanarak artması olmuştur. Bugün Tunus halen, Zeynel Abidin sebebiyle bölgenin en katı ve antidemokratik yapıya sahip ülkesi durumundadır. Uzun yıllardır baskılara maruz kalan dindar Tunus halkı ise bu zulmün artık sona ermesini, kendilerini kurtaracak bir liderin önderliğinde huzur içinde yaşayabilecekleri bir ortamın sağlanabilmesini özlemle beklemektedirler.









0






Özgürlük, hemen hemen her toplum ve ideolojiden kişinin hemfikir olduğu ve savunduğu bir kavramdır. İnsanlık tarihindeki çatışmaların, savaşların çoğundaki amaç, özgürlüğü kazanmak olmuştur.
Batı düşüncesinin özgürlüğe verdiği anlamı şöyle özetleyebiliriz: Özgürlük, insana, diğer insanlar (toplum) ya da devlet -veya başka herhangi bir kurum- tarafından hiçbir kısıtlama ve baskı yapılmamasıdır.Bugün Batı toplumlarının içinde bulundukları toplumsal yapı, modern Batı felsefesi tarafından tarifi yapılan "özgürlük" kavramının, insanın kurtuluşunu sağlamadığını göstermektedir.



Okullarda, bilimsel kaynaklarda ve bir kısım medyada, teori ispatlanmış bir gerçek gibi sunulmakta, pek çok insan da bu nedenle evrimi hiç sorgulamadan kabul etmektedir. Oysa her geçen gün gelişen, paleoantropoloji, antropoloji ve mikrobiyoloji gibi bilim dalları, sözünü ettiğimiz yaygın inanışın aksine, evrim teorisini sürekli yalanlamaktadırlar. Evrimi ispatlamak için 150 yıldır aralıksız sürdürülen çalışmalar, teoriyi çürütmekten başka bir sonuca varamamışlardır.
Bu gerçeğe rağmen, evrim teorisinin bu denli yaygın bir biçimde savunulması ve insanlara empoze edilmesinin tek nedeni ise, teorinin ideolojik yönüdür.